KORAY ERDİVANLI

Mustafa Özkent ile röportaj

Mustafa Özkent, müzik dünyamızda ‘hoca’ olarak anılan ender isimlerinden biri… Onlarca ölümsüz albüme imza atmış bir aranjör, en büyük müzisyenlere eşlik etmiş bir orkestra şefi, özgün tarzıyla ünü yurtdışına ulaşmış bir enstrüman ustası… Kendisiyle biraraya gelerek müzik yaşamını konu alan bir röportaj yaptık.

Mustafa Özkent, 60’lı yılların başında profesyonel olarak müzik ile uğraşmaya başladı. Yaşamını adadığı müzik dünyasında kırk yılı aşkın bir zaman dilimi içerisinde stüdyo kayıtları, sahne çalışmaları, orkestra şefliği, aranjörlük yönüyle müziğimizin gelişimine imza atan sanatçılar arasına girmenin keyfini yaşamaktayken, 1973 yılında yapmış olduğu ‘Gençlik İle Elele’ albümünün 2006 yılında yurtdışında keşfedilmesiyle kariyerine yeniden bahar geldi.

‘Gençlik İle Elele’ albümünün estirdiği ikinci bahar rüzgarları sayesinde yurtdışı turneleri, imza günleri ve televizyon programlarıyla ülkemiz adına gurur verici yeni başarılar kazandı. Pandemi döneminde üretmekten geri kalmayan Mustafa Özkent, Temmuz ayında ‘Psychedelic Sampling’ albümünü müzikseverlerin beğenisine sundu. Bence albümün en dikkat çekici yanı teknolojiyi kolaya kaçmak için değil, yaratıcılığı geliştirmek için kullanarak geleneksel müziğimize, daha önceki albümlerinde olduğu gibi, çağdaş bir yorum önermesi.

İndigo Dergisi olarak kendisiyle biraraya gelerek kariyerinin ilk günlerinden bugüne dek yaptıklarını konuştuk, Yıldırım Gürses, Muazzez Abacı, Ferdi Özbeğen, Muazzez Ersoy gibi ünlü sanatçılar ile anılarını dinledik, bugünün müzik dünyasına ilişkin değerlendirmelerini aldık. Zevkle okuyacağınıza inanıyorum. Uzun bir röportaj ama Mustafa Özkent’in yaptıkları adına çok kısa bir özet diyebilirim.

*****

İndigo: Neden müzisyen olmak istediniz?

Mustafa Özkent: Biz dört kardeşiz. Üçü de rahmetlidir. Biri doktor, biri diş hekimi, biri de babamın Gaziantep’teki dükkanını devralıp tüccar oldu. Ben henüz ilkokuldayken Gaziantep Lisesi’nde Ferit Bey vardı. Sanırım, yıl 1952 olmalı… Kız korosuna uygun yetenekli çocuk sesi aramak için ilkokulumuza geliyor ve beni keşfediyor. Müziğe lise korosunda kız sesleri arasında başladım. Lisenin enstrüman stoğundan bana bir keman verdi. Böylece keman çalmaya başladım. Sonradan liseye geçince bu defa zayıf öğrencileri bana yönlendirmeye başladı. Sen bunları yetiştirirsin, diyordu. Beni asistan gibi kullandı. Yani, benim yeteneğimi keşfeden, Allah rahmet eylesin, Ferit Bey’dir.

İndigo: Daha sonra müzik çalışmalarınızda nasıl ilerlediniz?

Mustafa Özkent: Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi’ne geldikten sonra da müziğe devam ettim tabii. Teenagers adında bir grubumuz vardı. Bahçelievler Deneme Lisesi’ndeki müzik öğretmeni beni Sazlar Grubu’na alıp viola çaldırdı. Yani, hem pop müzik hem klasik müzik ile uğraştım. Sonra Ankara Üniversitesi’ne girdim ama iki yıl sonra bıraktım. Cemil Başargan’ın orkestrasında çalmaya başladım. 1960 yılıydı, böylece profesyonel müzik hayatım başlamış oldu. Sonra, 1965 yılında İstanbul’a geldim.

İndigo: İstanbul’a gelmeyi neden arzu ettiniz?

Mustafa Özkent: Ankara’dan İzmir’e geldim ilk önce. Kordon Boyu’ndaki pavyonların birinde çalışmaya başladım. O dönemde Ferdi Özbeğen ile tanışmıştık. Bir orkestra kurup İstanbul’a gelme niyetimiz vardı ama gerçekleşemedi. Sonra Ferdi, İstanbul’a taşındı ve orada çalışmaya başladı. Bir süre sonra beni aradı. Hilton’da devamlı orkestra olarak çalmak üzere sözleşme imzalamış. Kurduğu orkestraya beni de davet etti. Böylece, 1965 yılında Hilton’da Ferdi ile beraber orkestrada çalmaya başladım. Kendisiyle çok anımız vardır. 1967 yılında orkestradan ayrılıp askere gittim.

İndigo: İstanbul’da bir caz orkestrası çalışmanız da var, değil mi?

Mustafa Özkent: 70’lerde, Osman Kavran’ın Lunapark Gazinosu’ndaki orkestrada çalıyordum. Ajda Pekkan ile iki yıl beraber çalıştık, özel orkestrası olduk. 70’li yıllardaki tüm albümlerde bizim kayıtlarımız var. Solo gitarları ben çaldım. O yıllar, İstanbul Radyosu’nda ayda bir eğlence programları yapılırdı. Rahmetli Süheyl Denizci’nin bir caz orkestrası kurup İstanbul Radyosu’nda çalmak gibi bir hayali vardı. 1972 veya 1973 yılı olması lazım, bu hayali gerçekleştirdik. Orkestramız onaltı kişiydi, Big Band idi. Orkestranın ve İstanbul Radyosu’na programa gelen sanatçıların aranjmanlarını da ben yapıyordum. 1975’te Avrupa’ya gidinceye kadar bu şekilde çalıştım.

İndigo: Avrupa’ya gitmeden önce, 1973’te, ‘Gençlik İle Elele’ albümünü yaptınız. Bu plak 2006 yılında yurtdışında yeniden basıldı ve dünya müzik listelerinde en üst sıralara çıktı.

Mustafa Özkent: 1973 yılında, Evren Plak tarafından basılmıştı. O dönem, Evren Plak’ın stüdyosunda plak kayıtları için çalan orkestrada da çalışıyordum. Fikir, Evren Plak’a aitti. Hocam, gençler hep yabancı müziklerle dans ediyorlar. Bizim müziklerimiz ile dans edecekleri bir albüm yapabilir miyiz? gibi bir teklifle geldiler. Şarkıları, ben seçtim. Amaç dans ettirmek olunca hareketli türküleri kullanmamız gerektiğini düşünmüştüm. Farklı tarzları birleştirip, harmanlayıp diskoya, dans etmeye uygun şekle soktuk. Albüm, canlı kayıttır. Öğlen kayda girdik, akşam kaydı bitirip çıktık. Plak tamamlandı. 1973’te umduğumuz ilgiyi görmedik ama otuz yıl sonra dünya listelerine girdi.

İndigo: Sizce, albüm basıldığı yıl neden ilgi görmedi?

Mustafa Özkent: Bunun iki nedeni var. Sevgili Murat Beşer’in de söylediği gibi, ‘Gençlik İle Elele’ otuz yıl ilerisi için yapılmış bir plaktı. İngiliz D.J. Andy Votel tanıtım yazısında, Bu insanların elinde zaman makinesi mi vardı? Otuz yıl, kırk yıl sonranın müziğini yapmışlar. demiş. Türk gençliği, 1973’te bunu algılayamadı. Ben, albümü yurtiçine yaptığımı sanıyordum ama yurtdışına yapmışım aslında. Oradaki harmanlama, sound ve ritimler ileriye dönük tarzlar olmuş ve bunlar kırk yıl sonra Avrupa ile uyuşmuş. İkinci neden, Türk gençliği yabancı hayranlığı yüzünden kendisinden olan yerli bir şeyi benimsemedi, küçümsedi. O zamanlar Türk filmine giden aşağılanırdı. Hep anlatırım… Caddebostan Gazinosu’nda, bu albümden bir parça çalınırken bir gencin DJ’ye bakıp şarkıyı sevmediğini ifade eden bir el hareketini görmüştüm. Çok kırılmıştım yani. İkinci albümümü kırk yıl sonra yaptım. Çünkü birinci denemede başarılı olamadık.

İndigo: 1975 yılında Brüksel’e gittiniz ve 1977 yılında Türkiye’ye dönene kadar yurtdışında çalışmalar yaptınız. Bu çalışmalardan bahseder misiniz?

Mustafa Özkent: Hollanda’da çalışan asker arkadaşım, piyanist rahmetli Reşat Özar beraber çalışmak için beni Avrupa’ya çağırdı. O dönemde zirvedeydim, diyebilirim. Yani yirmidört saat, gece gündüz doluydum. Hayatım stüdyolarda geçiyordu. Bu Avrupa sevdası, 70’lerde hepimizde vardı. Hollanda, Brüksel, Hamburg’daki orkestralarda çalışmalarım oldu. Brüksel’deki orkestra şefimiz Brüksel Müzik Akademisi’nde öğrencisiydi. Onun aracılığıyla akademide piyano ve solfej eğitimleri de aldım. Avrupa’ya daha iyi müzik yapmak ümidiyle gelmiştim ama beklediğim gibi olmadı. Bu dönemde Montreal’deki büyük bir orkestranın aranjörlük de yapabilecek bir gitarist arayışında olduğunu öğrendim, teklifi kabul ettim. Üç ay boyunca Montreal Olimpiyatları’nın büyük orkestrasında çalıştım. İkibin kişilik bir salonda çalıyorduk. Shirley Babashoff ve Mark Spitz ile çok tatlı bir anım da vardır (Gülüyor).

İndigo: Türkiye’ye döndükten sonra Yıldırım Gürses’in ‘Gençliğe Veda’ albümünün düzenlemesini yaptınız. Türk müziğinin en önemli çalışmalarından birisidir. O çalışmayla ilgili bilgi alabilir miyiz?

Mustafa Özkent: 1977 yılının sonunda Türkiye’ye döndüm. Yıldırım Gürses ile Avrupa’ya gitmeden önce de tanışıyorduk, aranjmanlar yaptığımı biliyordu. Döndüğümü görünce çok sevindi. ‘Gençliğe Veda’ albümünün aranjörlüğünü yapmamı teklif etti. Ben cazcıyım, alaturka bilmem demiştim (Gülüyor). Türk müziği makamlarını bana Yıldırım Gürses öğretti. O albümü bu şekilde yapmıştık. Çok milliyetçidir, otuz yıl beraber çalıştık. Müzik hayatım boyunca beni en çok etkileyen sanatçı Yıldırım Gürses’tir. Bu yola girmemi sağlayan O’dur. Bendeki yeri çok ayrıdır.

İndigo: Aranjörün bir müzik albümdeki etkisi nedir, nasıl bir rolü vardır? Kısaca anlatabilir misiniz?

Mustafa Özkent: Bir bina düşünün. Aranjör, bu binanın hem mühendisi, hem mimarıdır. Veya, bir helva yapmak istiyorsunuz. Şeker, un ve yağ var. Helvayı aşçı yapar. Aranjör, aşçı gibidir. Teknik olarak şöyle açıklayayım. Bir besteyi sıfırdan alır, orkestrada hangi enstrümanların çalacağını belirler, bu enstrümanların notalarını yazar, stüdyo kayıtlarını yapar. Yani bir plağın mimarıdır, mühendisidir, aşçısıdır. Müzik adına en çok bilgisi olması gereken, müziği en iyi bilmesi gereken insandır.

İndigo: Ferdi Özbeğen’in ‘Ferdi Özbeğen’le 45 Dakika’ albümü, yani kendisinin ünlü olmasını sağlayan albümün düzenlemesi de size ait.

Mustafa Özkent: Yurtdışından döndükten sonra, Ferdi ile Taksim’de karşılaşmıştık. Görüşmeyeli on sene geçmiş. Orkestrayı dağıttığını ve tek piyanist olarak çalıştığını söyleyince piyanist-şarkıcı albümü yapmayı teklif ettim. O sıra, Avrupa’da piyanist şarkıcılar çok yaygındı. Ferdi, daha önce böyle bir albüm teklifi aldığını ama pek sıcak bakmadığını söylemişti. Ben, onu ikna ettim. Çalıştığı kulübe gidip yirmi tane parçasını yanımda götürdüğüm teybe kaydettim, sonra içlerinden on parça seçtim. Birer sayfa nota yazdım. Aranjman yapmadım, natürel olması için. Eski çalıştığı orkestra elemanlarını topladım, gitarı ben çaldım. Beş kişi, bir günde kayıtları bitirdik. Keman, vokal, üst yapı olmayınca albüm Ferdi’nin pek içine sinmemişti o zaman. Ben, net konuşan bir insanım. ‘İyi bir yorumcu değilsin. İyi bir şarkıcı değilsin. Sesin de çok güzel değil.’ deyince ‘O zaman bana niye albüm yapıyorsun? diye sordu. Seni piyanist şarkıcı olarak satacağım, dedim. Plak çıkınca assolist oldu, ondan sonra yüzlerce piyanist şarkıcı çıktı. Sonraki yıllarda Arif Susam ve Ümit Besen ile de çalıştım.

İndigo: En çok albüm yaptığınız sanatçı hangisi?

Mustafa Özkent: Rahmetli Hüner Coşkuner’e yedi albüm yaptım. Nilüfer ile Kayahan gibiydik. Et ile tırnak gibi olmuştuk. En çok beste verdiğim sanatçı Hüner Coşkuner’dir. Sekiz veya dokuz beste olması lazım.

İndigo: Beraber çalışmakta zorlandığınız birisi oldu mu? 

Mustafa Özkent: Muazzez Abacı ile çok ilginç bir albüm yaptık. Her an kavga çıkabilecek, her an işin yarım kalabileceği bir çalışmaydı ama sonuçtan ikimiz de çok mutlu olduk. Muazzez Hanım çalışılması çok zor biri. Örneğin, ‘Kar Yangınları’ şarkısını ona üç kere dinlettim, üçünde de beğenmedi. Koral Sarıtaş ile Perran Kutman’dan yardım istedim. Çok iyi bir şarkı var, Muazzez Hanım beğenmiyor. Mutlaka albüme koymamız lazım. Gelin, beraber bir kere daha dinleyelim, onu ikna etmeme destek olun. dedim. Yalnız, Muazzez Hanım bir şarkıyı dinler ve bir hafta geçince o şarkıyı dinlediğini unutur (Gülüyor). Bu yüzden, dördüncü kere dinlediğini bilmiyordu. Neyse, dördüncü dinleyişinde beğendi. Şarkı, albümün hit parçası oldu. Muazzez Hanım, o şarkıyı daha önce üç defa beğenmediğini hala bilmez. Albüm, 300.000 satmıştı.

İndigo: Muazzez Ersoy ile çalışmak nasıldır?

Mustafa Özkent: Muazzez Ersoy ile enteresan bir çalışmamız oldu. Ben hep söylerim, bir aranjörün bir sanatçıyla çalışması ancak üçüncü albümde mükemmel olur. Ama, birinci albümde mümkün olduğu kadar başarılı olabilmek için menajeriyle karşılıklı oturdum ve Muazzez Ersoy’u bana anlatmasını istedim. Üçüncü albüme kadar beklemek istemediğimi söyledim. Menajeri, O kendi kendine gelir ve parçaları okur. Bazen stüdyoya yönetmen gelmez bile. Sizin müdahale etmenizi gerektirecek birşey olduğunu sanmıyorum. dedi. Biz çalışmaya başladık, repertuarı hazırladık. O’nun için bir tane de beste yaptım, ‘Bir Parmak Bal.’ Neyse, seçtiğimiz şarkıları okumaya başladı, çoğunu kayda almıştık. Bana fikrimi sorduğunda beraber dinlemeyi teklif ettim. Dinlerken bazı değişiklikler önerdim. Yani, şurada şöyle söylemelisin, burada böyle olmalı şeklinde. O andan itibaren bana teslim oldu. Şarkıların her kelimesini benim söylediğim şekilde okudu. İnanır mısınız, sanki yeniden doğdu. Mozaik albümünü dinlerseniz, daha önceki albümlerinden en az iki kat daha iyi söylediğini görürsünüz.

İndigo Dergisi: Teknoloji aranjörlük anlamında müzik dünyasında neler değiştirdi?

Mustafa Özkent: 90’lı yıllardan sonra bilgisayar çıkınca çok şey değişti ne yazık ki. Nota bile bilmeyen insanlar aranjörlük yapmaya başladı. Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu gibi. Bilgisayar çıkınca aranjörlük de bilgisayara indirgenen bir meslek haline dönüştü. O açıdan pek olumlu olmadı.

İndigo: Besteci olarak da birçok yapıtınız var. Size neler ilham verir? Nasıl beste yaparsınız?

Mustafa Özkent: Yıllarca beste konusuyla hiç ilgilenmedim. Besteye yapmaya ayıracak vaktim yoktu. 90’lı yıllardan sonra Klasik Türk Müziği sanatçıları için besteler yaptım. Sanatçılar rica ettiler. Hüner Coşkuner, Ayhan Aşan, Muazzez Abacı, Muazzez Ersoy, Safiye Soyman gibi isimler için, hediye olarak, besteler yaptım. Bazı besteciler ilham bekler. Gerçek besteci onlardır. Ben kendimi besteci olarak görmüyorum. Bir sanatçıya özel, onun okuyabileceği şekilde, teknik bir çalışma yaparım. Bunun duygusal veya ilham yönü yoktur.

İndigo: Orkestra Şefi olarak yaptığınız çalışmalar da var.  

Mustafa Özkent: Yurtdışından döndükten sonra Lunapark ve Maxim gazinolarında orkestra şefliği yaptım. Sonra Yıldırım Gürses’in teklifi üzerine O’nun orkestrasının şefi oldum. 1985 yılından itibaren sahne çalışmalarını bıraktım. Yalnızca, Yıldırım Gürses’in albümleri ile yurtiçi ve yurtdışı konserlerinde çalıştım.

İndigo: Elektro gitarınıza perdeler eklemişsiniz. Bunun nedenini öğrenebilir miyiz?

Mustafa Özkent: 90’lı yıllarda Şahin Özer Plakçılık için enstrümental bir albüm yapmıştım, ‘Rüyalar Aleminde’ albümü. Üç tane makamlı parça vardı. Uşşak, Hüseyni gibi… Gitarımın iki taraftan sapını kıl testereyle kesip iki tane perde yerleştirdim. Bu sayede şarkıları doğru çalabildim.

İndigo: Bir dönem Klasik Türk Müziği ve Türk Halk Müziği en popüler müzik türleriydi. Bugün ise bu türlerin terk edildiğini görmekteyiz. Şu anki popüler müzikle ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?

Mustafa Özkent: Unkapanı’nda iki söylem vardır. Birincisi, müşteri bunu istiyor. İkincisi, satan mal iyi maldır. İkisi de yanlıştır. Arif Susam ile yaptığım kaset bir milyon sattı. İyi bir albüm mü? Hayır. Neden sattı? Gidemeyen, o parayı ödeyemeyen insanlar evinde o kaset ile göbek attığı için. Aslında medya neyi desteklerse, müşteri ona şartlanıyor. Bugünkü şarkılarda melodi yok, sözlerin anlamı yok. Varsa yoksa ritim var ve hepsi birbirinin kopyası. Ayrıca, internetin devreye girmesiyle yapımcılar albüm yapamaz duruma geldi. Albümün maliyetini çıkarabilmek mümkün değil.

İndigo: ‘Gençlik İle Elele’ albümünün yurtdışında popüler olmasıyla bağlantılı olarak Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde konserler verdiniz.

Mustafa Özkent: 2006 yılında ‘Gençlik ile El Ele’ albümüm yurtdışında basılıp listebaşı olunca tüm dünyadan konser teklifleri almaya başladım. Albümü çıkarmamın üzerinden çok zaman geçtiği için teklifleri kabul etmedim. Çünkü uzun yıllardır o parçaları çalmıyordum ve o dönemki grup arkadaşlarımın çoğu vefat etmişti. Sonra, Brüksel’den hayranım olan bir D.J. özel bir orkestra ayarladı. 2015 yılında Belçika’da verdiğim konser ile başladık. Oradan Almanya’ya, Hollanda’ya, sonra Fransa’ya gidip konserler verdim. Euronews, kültür yayınları kapsamında benimle sözleşme yaptı. Bu arada, aynı dönemde Türkiye’de Babylon ve Zorlu Center konserlerini yaptık. Bunlar bana emeklilik ikramiyesi oldu (Gülüyor).

İndigo: Son yıllarda ne gibi çalışmalar yaptınız? Özellikle yeni çıkan albümünüz ‘Psychedelic Sampling’ ile ilgili bilgi alabilir miyiz?

Mustafa Özkent: 2016 yılında ‘Funk Anatolian’ albümünü yapmıştım. Bu albüm, ‘Gençlik İle Elele’ albümünün devamı niteliğindeydi. Belçika’da bana eşlik eden orkestrayla hazırlamıştım. Bir şarkıda Miles Davis hicaz taksim yapıyor. Öldüğü yıllar oldu ama teknoloji sayesinde oyun havası içerisine dahil ettim. Kendi stüdyomdaki teknolojik olanakları kullanıyorum. Aradan beş yıl geçtikten sonra ‘Psychedelic Sampling’ albümünü hazırladım. Belçikalı D.J.’lere birkaç parçayı gönderdim, çok beğendiler. Kendi müzik aletlerimle herşeyi kendim çalarak yaptım, bilgisayar kullandım. Türkülerden kısa pasajlar alarak kendi tarzıma göre yeniden yorumladım. Gitar ve kendi dizayn ettiğim gitar ile saz arası yeni bir enstrüman kullandım. Adı, saztar…

İndigo: Gençlere müzisyen olmalarını önerir misiniz?

Mustafa Özkent: İki tür müzisyen vardır. Bir, doğuştan müzisyen. Müzik kanında vardır. Ne yapsanız, onu tutamazsınız. İki, müziğe aşık olup yeteneği olmayan. İdeali, doğuştan müzisyen olup kendini yetiştirendir. Ben, yeteneğimi geliştirmek için hep uğraştım. 70’ler ve 80’lerde biz şanslıymışız. Para kazandık, yatırımlar yaptık. Şu anda müzikten para kazanılmıyor. İlle de müzisyen olmak istiyorlarsa, öncelikle yeteneklerini ölçsünler. Yeteneklilerse, maddi değil manevi beklentilerle müzisyen olsunlar.

İndigo: Son olarak indigo dergisi okuyucularına söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Mustafa Özkent: Ben, üç dönem MESAM yönetim kurulunda görev yaptım. Eskiden bir milyondan aşağı satmayan sanatçılar bugün yirmibine düşmüş durumda. Neden? İnternette beşyüzbin kere tıklanmış şarkıcılar görüyoruz. Artık bedava müzik dinleme alışkanlığı var. İnternet korsanlığı önlenemiyor. Bu nedenle, müzisyenler hakkını alamıyor. Gençlerin özellikle düşünmesini rica ediyorum.

İndigo: Dergimize konuk olduğunuz için çok teşekkür ederiz.

*****

Mustafa Özkent için yeteneklerinin gösterdiği yönde ilerlemiş ve mesleğinin zorluklarını aşmaya ömrünü adamış bir mücadele adamı diyebilirim. Başarıyı olgunlukla karşılayan, kolay yaklaşılabilen, engin bilgisini paylaşmaktan mutluluk duyan bir yapıya sahip. Üretkenliğine ise hayran olmamak elde değil. Müzik yaşamını biyografik bir kitaba aktararak anı ve deneyimlerini müzikseverlerle paylaşmasını umuyorum.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından Covid-19’a karşı sunulan çözüm önerilerine uymayı sürdürelim. Henüz gevşemek için çok erken…

https://indigodergisi.com/2021/09/mustafa-ozkent-roportaji-muzige-adanmis-bir-yasam-oykusu/

Yayın Ortamı: İndigo Dergisi

Yayın Tarihi: 13.09.2021

Paylaş:
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on telegram
Share on whatsapp
Share on email
Ş.M.
Şifo Mehmet; Türk futbolunun